| Paskalya Adası'nda heykellerle baş başa Paskalya Adası gözden ırak bir yerde olsa da etrafta yüzlerce büyük kafa varken kendinizi yalnız hissetmeniz olanaksız. Güney Pasifik’te bir keşif gezisine ve hayatınızın yolculuğuna çıkmaya hazır mısınız?
 |
Paskalya Adası’na giden bir gemideyseniz eğer, kaptanınız adaya yaklaştığınız anda size bir şeyler anlatmaya başlıyor. Ve siz, geminizle sert dalgalar arasında ilerlerken kaptan o can alıcı cümleyi kuruyor; ‘İşte şimdi hiçliğin ortasına ulaştık.’ Uzun yıllar boyunca, adayı ziyaret eden pek çok kişi adanın yerini belirtmek için aynı cümleyi kullandı. Ve siz de o kişiler arasına karışmaya hazırsınız. Adaya ulaştığınızda ilk gördüğünüz şeylerden biri, Ranu Kau volkanik kraterini çevreleyen 150 metre yüksekliğindeki bazalt kayalar oluyor. İşte o an gerçekten de dünyanın unuttuğu bir yerde olduğunuzu anlıyorsunuz. Paskalya Adası, insanların yaşam alanlarından çok çok uzakta olsa da, herkes hayatında bir kez bu garip ada ile bir yerlerde bir şekilde karşılaşıyor. Kitaplar, filmler veya belgesel programlarında buraya rastlamak artık şaşılacak bir şey değil. Özellikle sanat dallarında bu adanın dev heykellerinden etkileşimler görmek mümkün. Hayatın farklı alanlarında karşılaştıkları bu Polinezya kültürü ile tanışmak için buraya gelen kişi sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu kültür, arkeologların deyimiyle ve sizin de gidince görebileceğiniz gibi bir tür dev heykeller yapma hırsına sahipmiş. Ve bu hırs ile hareket eden halk, adanın dört bir yanını moai denen inanılmaz heykellerle kaplamışlar... Paskalya Adası veya yerel ismiyle Rapa Nui, 1888 yılından bu yana Şili’ye bağlı. Ada, bir Latin Amerika ülkesi olan Şili’nin Polinezya’da olan tek toprağı. Şili’nin başkenti Santiago’da adanın etkilerini görmek mümkün. Etrafta gezinirken dikkatle bakarsanız şehrin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş mermer, granit hatta plastik moai kopyalarını görmeniz mümkün. Moailer sayesinde, haritada ince uzun bir çizgi olarak görülen ve pek çok kişinin bir gün gidip görmek aklına bile gelmeyen Şili, sahip olduğu subtropik adasıyla ilgi odağı olmayı başarıyor.
Paskalya Adası ismini Hollandalı kaşif Jacob Roggeveen’den almış. 1722 yılında başka bir adayı bulmak için yola çıkan Roggeveen, bir paskalya bayramında bu adaya rastlamış. Adaya her dilde Paskalya anlamına gelen isim de o zaman verilmiş. Adanın Polinezya dilindeki ismi olan Rapa Nui’yi ise, zamanında buraya göçen kişiler vermişler. Garip bir üçgen şekle sahip olan bu adada 3 ayrı yanardağ bulunuyor; Terevaka, Poike ve Rano Kau. Her biri ada üzerinde çeşitli kraterler ve lav mağaraları oluşturmuş.
ŞANSSIZ ADA HALKI
Adadaki ilk yerleşimin 300-400 yıllarında Hawaiililer tarafından gerçekleşmiş olduğu biliniyor. Aslında bu tarihlerin doğruluğunu kanıtlamak için çalışmalar hala sürmekte. Bazıları tarihleri 700-800, bazıları ise 1200’lü yılların sonu olarak kabul ediyor. Ada nüfusunu genelde kano veya katamaranlar ile çevre adalardan gelen Polinezyalılar oluşturuyormuş. Paskalya’ya en yakın karanın en az 2000 km uzaklıkta olduğu düşünüldüğünde, adaya ulaşmak için en az 15 gün denizde yolculuk etmek gerekiyormuş. 1860’lı yıllarda adaya yolu düşen lejyonerlerin kayıtlarına göre günümüzde ortaya adayla ilgili çeşitli efsaneler çıkmış. O dönemlerde adada belirgin bir sınıf farkı varmış. Ariki denilen kralların Tanrı gücünde olduğuna inanılıyormuş. Halkın tapınmak için maoi heykellerini yaptığı düşünülüyor. Maoiler genelde kıyı kesimlerine, yüzleri iç kesimlere bakacak şekilde dikilirlermiş. Bu da homojen bir kültürün adaya hakim olduğunu gösterirmiş. Zaman içinde adaya başta koloniler olmak üzere çok sayıda insan ve asker gelmeye başlamış. Askeri dayatımlar adaya hakim olan din ve inanışları değiştirmiş. Ve moai heykelleri yavaş yavaş devrilmeye başlamış. 1838 yılına gelindiğinde ayakta duran tek moai, Rano Raraku volkanı çevresinde duruyormuş. 1772’ye kadan Avrupa’dan hiç kimse adaya ayak basmamış. Ta ki isim babası Jacob Roggeveen’e kadar. Roggeveen adaya geldiğinde nüfusun 2000-3000 arasında olduğunu görmüş. Daha sonra Avrupa’dan özellikle İngiltere ve İspanya’dan gelen gezginler, moailere hem halk hem de dışarıdan gelenler tarafından kötü muamele edildiğini ve en sonunda da hiçbirinin artık ayakta durmadığını rapor etmişler. 1860’larda Peru’dan gelenler ada halkının çoğunu köle olarak tutmuş ve çok sayıda kişiyi öldürmüşler. Bazı köleler kaçıp evlerine dönmüşler ama yanlarında getirdikleri salgın hastalıklar sonlarını hazırlamış. Canlı kalabilen Rapanui halkı, ölenlerden kalan toprakları bölüşebilmek için neredeyse savaş çıkarmışlar. Ve 1867’de misyoner Eugene Eyraud farkında olmadan adaya tüberkülozu getirmiş ve kalan 1200 Rapanui’nin çeyreği hayatını kaybetmiş. Zaman içinde geride sadece yaşlı insanlar kalmış. Nüfusun 111’e düştüğü anlar olmuş. 1888’de Şili’nin adayı sahiplenmesi ve Rapanui halkı ile imzaladığı sözleşme durumları biraz da olsa düzeltmiş. Yeni insanlar Paskalya Adası’na gelmişler ve en sonunda hepsi Şili vatandaşlığına geçmiş. Paskalya Adası düzgün bir yönetime sahip olmadığı için ekolojik yapısının neredeyse hepsini kaybetmiş. Geniş alanları kaplayan büyük ormanların hepsi kesilmiş. Şimdilerde küçük ağaçların oluşturduğu küçük ormanları görmek mümkün. Bu küçük ormanlar içinde prehistorik ağaç ve bitkileri de nadiren olsa bulabiliyorsunuz. Adada, insanlar gelmeden önce varlığını sürdüren büyük bir su kuşu sürüsü olduğu da biliniyor. Bu kuşların fosilleri karanın belirli yerlerine dağılmışlar. Ada halkı heykellerini ayakta tutmak için kullandıkları palmiye ağaçlarının ormanlarını da yok etmişler. Bu ormanlar çok önceleri adanın her bir noktasını kaplıyormuş.
ADANIN BEKÇİLERİ
Paskalya Adası’nın simgeleri olan moailer, taştan oyulmuş büyük heykellere verilen isim. Moailer genelde Rano Raraku bölgesinde toplanmışlar. Moailer’in 1250 ile 1500 yılları arasında yapıldığına inanılıyor. Adanın çevresindeki devrilmiş bazı moai heykelleri, arkeologilar atarfından toplanıp Ahu denilen taş platformlar üzerine yerleştirilmişler. Heykeller vücutlarından oldukça büyük kafaları ile ünlendiler.Tıpkı Mısır’daki Piramitler örneğinde olduğu gibi, Rapa Nui’nin dev heykellerinin yapılışı ve dikilişi de merak konusu. Bu büyüklükteki taş heykellerin yapılması, taşınması ve yerleştirilmesi için ileri derecede bilgi, yaratıcılık ve fiziksel güç gerekiyor. Dikili en uzun moai Paro adında. Tam 10 m uzunluğunda ve 75 ton ağırlığında. En ağır heykel ise daha kısa ama 86 ton çekiyor. Bir tane de tamamlanmamış heykel var ki, bitseymiş tam 21 m uzunluğa ve 270 ton ağırlığa sahip olacakmış. Bu devasa hallerine rağmen moai heykelleri Polinezya’nın diğer noktalarında da göreceğiniz gibi gayet minimalist çizgilere sahipler. Yüzleri ve vücutlarında bir detay görmeniz neredeyse imkansız. Heykeller genelde uzun ve düz kayalara oyulmuşlar. Bayanları kıskandıracak estetikte burunları, çıkık alın ve kaşları, büzük dudakları, yüzlerinde gururlu bir ifadeleri var. Kafalarının vücutlarının üç katı büyüklükte olması, Polinezyalılar’ın inanış ve düşünceye sıkı sıkıya bağlı olduklarını ortaya koyuyor. Pek çok kişi bu heykellerin tıpkı Nemrut Dağı’ndakiler gibi sadece başlardan oluştuğunu sanabilir. Fakat, zaten çok kısa ve biçimsiz olan vücutları zaman içinde oluşan erozyonlar sebebiyle omuzlarına kadar toprağa gömülmüşler.
GİZEMLİ HEYKELLER
Adadaki 887 heykelden 53’ü volkan tüfünden oyulmuş. Pek çoğu bitirilememiş. Kalan heykeller ise bazalt, trakit ve kırılgan bir madde olan kırmızı cüruftan yapılmışlar. Yapılan araştırmalarda, moailerin gözlerinde içine mercan veya renkli cüruf koymak için oyuklar yapıldığı ortaya çıkmış. Tabi bu yapay gözbebekleri içindeki değerli taşlar günümüze kadar ulaşamamışlar. Adanın 1200’e kadar baştan sona ormanlar ile kaplı olduğu biliniyor. O dönemlerde yapılan heykellerin bu ormanlar arasından nasıl taşındığı hala bir gizem. Büyük ihtimalle çok çok güçlü insanlar, ipler ve çeşitli ağaçlardan yapılan kızaklar yardımıyla hareket ettirildiler. Ama kulaktan kulağa anlatılan efsaneler içinde, nesneleri düşünce gücü ve ilahi güçler ile hareket ettirebilme gücüne sahip olduğu bilinen Kral Tuu Ku Ihu dikkat çekiyor. Anlatılana göre Kral Tuu Ku Ihu ve kayalıkların yakınlarında yaşayan bir kadın, tanrılarla konuşarak heykelleri yerlerinden oynatabiliyormuş. Ama uzmanlar, moailerin tamamen insan gücü ile yüksek uçurumları, tepeleri aştığını, sık ormanlar içinden sürüklendiğini ve en sonunda kaideleri üzerine oturtulduklarına inanmayı tercih ediyor.
|